Sarı siyah renginiz...
Mustafa Uyal

24.04.2009 - 12:37
Eylül ayında boğaza bakan balık lokantalarından birinde oturup sandallarında lüks lambalarıyla lüfer avlayanları bir kadeh rakı ve ızgara balık keyfi eşliğinde seyretmek dünyada sadece bir kente özgüdür; İstanbul. Karl Köprüsü’nün ayışığı altındaki muhteşem görüntüsü Prag demektir. Piramitlerin gizemli ihtişamı Mısır demektir. Bu örnekler coğrafya, tarih, yiyecek, içecek, mimari gibi milletleri birbirinden ayıran binlerce etken olduğunu anlatmak üzere verildi. Yunanlının Uzo’su var ama o kesinlikle rakı değil, Manş denizi var ama boğaz değil, lüfer dünyanın bir yerlerinde muhakkak vardır ama hiç bir zaman İstanbul Boğazı’ndan geçtiği zamanki kadar kıvamında değildir. Yani bunun gibi binlerce örnek bularak neden milletlerin birbirinden farklı olduklarını açıklamak mümkün. Hepsini tek tek birbirinden ayrıştıranlar var ama birleştirenler veya ortak olarak sahibi olduğumuz bazı şeyler de var. Örneğin paylaşılan denizler, tarihteki savaşlar. Bir depremde yaşanan acılar gibi veya aynı depremlerde ortak kurtarma çalışmaları yaparken bir canlıya ulaşıldığı zaman yaşanan sevinçler gibi ortaklıklar var. Bazen ise artık dikkatimizi çekmeyecek kadar kanıksadığımız noktalarda hem ortak yanlarımızın hem de farklılıklarımızın olduğunu gözlemlemek ise hala şaşırtıcı oluyor. Her günümüzden bir örnek bulmak adına bir soru sorsak ve New York ile İstanbul’un en çok benzeyen özelliği nedir dersek cevap: ‘Sarı taksileri’ olursa yanlış olmaz.



Taksi aslında hemen hemen tüm dünya ülkelerinin paylaştığı bir şey. Aslında taksi ve taksiciler üzerine çekilmiş filmlerin, TV dizilerinin sayısı bile bu konuda belli bir fikir verebilir. Taxi Driver, Taksi, Çiçek Taksi, Şoför Nebahat, Conspiracy Theory bir kalemde aklımıza gelen örnekler. Ünlü taksiciler ise Bourvil, Louis De Funes, Robert De Niro, Mel Gibson,Chevy Chase, Ayhan Işık gibi isimler.



Taksi konusunda Türkiye bir çok konuda olduğu gibi ilginç bir ülke. Birçok noktada; altyapı sorunları olan, henüz bazı problemlerine teşhis bile koyamamış bir ülke görüntüsü çizerken tüm taksilerini bir iki yıl içinde sarıya boyayıp, yıllarca İstanbul dolmuşlarında anlamsız bir aksesuar olarak duran sayaçların yerine elektronik taksimetreleri takarak ve aşağı yukarı tamamını da Şahin (hatta Doğan görünümlü!) modelini kullanarak inanılmaz bir standardizasyonu sağlamak ilginç değilse ne olabilir?



Öyle ki sarı taksilerimizin ilham kaynağı olan Amerika’nın Yellow Cab Co.’su bile toplam taksi nüfusunun küçük bir oranına sahip iken buraya erişmiş olmak başka bir şeyleri anlatır gibi. Evet New York’ta sarı taksiler ezici bir üstünlüğe sahiptir ama örneğin Los Angeles’ta yeşil ve kırmızı taksiler daha çok bulunur. Amerika’da genellikle Chevrolet otomobillerin taksi şirketleri tarafından tercih edildiği ise ayrı bir gözlem ama bu konuda GM’in daha iyi bir filo satış programı uyguladığı mı veya yılların alışkanlığının mı ağır bastığı bilinmez. Belki de ikisinin bir karışımıdır. Ama gerçek olan şu ki Amerika’da sadece taksi olarak kullanılmak üzere tasarlanıp imal edilmiş olan Checker otomobiller bile Chevrolet’in ezici baskısına dayanabilmiş değil. Halbuki Checker çirkin ama çok fonksiyonel tasarımı ile en iri Amerikalılardan üçünü arka koltuğuna oturtup bunların epey eşyasını da hem kabinde hem de bagaj bölümünde taşıyabilecek kapasitede ve boyutuna göre çok dar mesafelerde dönüş yapabilecek bir otomobildi.



Tanınmış otomobil meraklılarımızdan yakın geçmişte kaybettiğimiz Sayın Pamir Bezmen’in koleksiyonunda bir tane olduğunu bildiğimiz bu araçtan bir başkasını henüz sokaklarda görmüş değiliz ama 1982 yılında iflas etmeden önce bu firmanın İstanbul taksi piyasası ile igilendiğini duymuştuk. 2008 Yılında ise Amerikan pazarıyla Karsan firmasının ilgilendiğini duymak ise bir övünç kaynağı oldu.



Amerikan taksileri ne marka ve renk olursa olsun bazı ortak özellikleri var. Ön tarafa kesinlikle yolcu almazlar. Zaten ön koltuğun yarısını şoförün gazete, sandviç, kahve termosu gibi günlük ihtiyaçları işgal eder. Hemen hemen tüm büyük kentlerde taksi şoförü ile yocunun arasında sağlam bir pleksiglas seperatör vardır ve her araçta şikayetler, tarifeler, şoför ve otomobil hakkında bilgi veren bazı belgeler asılıdır. Şoförler içinde yerli veya en azından üç kuşaktır Amerika’da yaşayan birinin bulunması ihtimali özellikle metropollerde çok zayıftır. Buralarda kendinizi genellikle Asya veya Güney Amerika kökenli bir şoföre İngilizce ile karışık bir lisanla bilmediği bir yere sizi götürmesini anlatırken buluverirsiniz. Bu arada özellikle New York’ta taksi şoförlerinin Holywood filmlerini aratmayacak tarzları ve benzer renkteki otomobilleri yüzünden kendinizi sık sık İstanbul’u anarken de bulabilirsiniz.

Biraz güneye yani Meksika’ya indiğinizde burada lisanslı ve lisanssız taksiciler yani « Piratas » probleminin inanılmaz boyutlarda olduğunu duyarsınız. Hergün yakalanan, arabası bağlanan korsan taksici sayısı bizim ortalama bir ilimizdeki taksi sayısından fazla olabilir. Meksika’da da taksi olarak genelde Amerikan otomobillerinin tercih edildiğini görürsünüz ama burada Amerikanlardan başka bir eski dostla da karşılaşacaksınız: Volkswagen Beetle. Evet yılların kaplumbağası Meksika’da üretilen en ucuz otomobillerden biri olarak burada 60.000 adetlik dev yeşil beyaz taksi ordusu içinde önemli bir paya sahip ama bir ufak modifikasyon yapılmış olarak. Tüm Beetle taksilerin ön yolcu koltuğu sökülmüş durumda. Bu da hem arkaya geçen yolculara hem de bagajlarına yeterli bir yer sağlıyor. Dünyanın en büyük taksi nüfusunun olduğu Mexico City'deki Sempatik Meksika şoförlerinin New York, İstanbul veya Kahire’deki meslektaşlarından bir farkı yok. Onlar da aşağı yukarı cambaz ama trafik sıkışıklığı ve hava kirliliği ortamlarına bakılınca da en zor şartlar Mexico City’de oluşmuş gibi.



Avrupa’ya bir bakarsak burada her ülkenin kendi otomobil kültürünü taksilerine yansıttığını hemen hissediyoruz. Almanya ile başlarsak; son derece alçak gönüllü, bej boyalı, pırıl pırıl bir Mercedes 200D veya Opel Omega’ların gerek yaşlı başlı oturaklı Almanlardan, gerek sıkça rastlayabileceğiniz Türk veya diğer göçmenlerden oluşan şoförlerinin bir kaç ortak özelliği vardır. Bu işe başlamadan önce sıkı bir eğitimden ve bir dizi sınavdan geçtikleri için adresi verdiğinizde oraya en kısa yoldan nasıl gideceklerini kesinlikle bilirler ve oraya giderken hiçbir kuralı çiğnemezler. Öne yolcu almazlar. Otomobilleri çok bakımlı ve temizdir, hiçbirinde en ufak bir vuruk göremezsiniz.



Buna karşılık Fransa’ya özellikle Paris’e yolu düşenler ise bir tane vuruksuz otomobil göremeden birkaç gün geçirebilirler. Zaten öndeki ve arkadaki otomobillere vura vura yapılan park şekline neden Fransız usulü park dendiğini bu ülkeyi ilk ziyaretinizde sormadan anlamanızın nedeni de bu hoyrat kullanımdır. Dünyanın parfüm, moda ve mimari gibi en zarif endüstrilerinin bir anlamda başkenti olan Paris’in şoförlerinin dengeyi sağlamak istercesine hem trafiğe hem de müşterilerine karşı takındıkları kaba tavrı anlamak mümkün değil. Siz elinizde valiz kaldırımda bir yandan Serge Reggiani şarkıları mırıldanırsınız öte yanda elinizi geçen beyaz ama kirli, vuruk, üstünde Taxi Parisienne yazan herhangi bir marka otomobile sallayıp durursunuz. En az bir kaç tanesi sizi görmemezlikten geldikten sonra her nasılsa o gün kendini bagajını açacak kadar iyi hisseden biri durur ve sizi istediğiniz yere götürür. Tabii derdinizi anlatacak kadar Fransızca biliyorsanız… Aksi takdirde özellikle İngilizce konuşursanız size Fransızca verilen cevapların ne demek olduğunu düşünüp durursunuz.

İtalya taksi konusunda genel tarzlarıyla çok çelişkili bir tavır sergilemektedir. Neden derseniz; İtalyan otomobil kullanmasını bilir, otomobilini en az karısı kadar sever, güçlü otomobiller ve Autostradaları İtalyanların en çok gurur duydukları şeydir. Kendisinin olmasa bile her İtalyan Ferrari’ye saygılıdır. Özellikle Formula 1 zaferleri İtalyanları en az milli futbol takımlarının başarıları kadar sevindirir. Çelişkiye gelince İtalya’daki taksilerin hepsi orta boy otomobillerden seçilmiştir, kentlere göre değişen boya formatları inanılmaz derecede zevksizdir, otomobiller bakımsız ve döküktür. Yani bu şoförler İtalyan değil mi diye sorabilirsiniz. İlginçtir ki hepsi İtalyandır. İyi tarafları ise hızlı ve sağlam otomobil kullanırlar ve hangi lisanda ne derseniz deyin anlarlar ve size anlayacağınız şekilde cevap verirler. Asla susmazlar ama canınızı da hiç sıkmazlar.

Şimdi bütün bu yazının ilham kaynağı olan taksilere gelelim. İngiltere veya taksiciliğin okul ülkesi. Londra kartpostallarını görmüşsünüzdür. Mutlaka Big Ben veya Tower Bridge vardır ama aynı kartpostalda mutlaka bir kırmızı iki katlı Londra otobüsü ve iki adet de siyah Londra taksisi bulunur. Bunlar Londra’yı en az Buckingham Sarayı veya Hyde Park kadar temsil eden değerlerdir. Ama bu taksiler sadece siyah, çirkin ve eski yüzlü oldukları için değil tam işe göre imal edildikleri için rakipsizdirler. Bir kere içine binmek için sadece içine doğru yürümeniz yeterli olacak kadar yüksek tavanlıdırlar ve üç tane rugby oyuncusunu yan yana oturtacak kadar geniş bir arka koltukları vardır. Ayrıca şoförle yolcu bölümünü ayıran panele takılı iki adet açılır kapanır koltukla beraber 5 yetişkini rahatça alır ve herkes bacak bacak üstüne atabilir. Bu iki koltuk kullanılmadığı zaman oluşan boşluğa ister tekerlekli iskemleleriyle özürlüler, ister en büyük boy bebek arabasıyla anneler binebilir. Tüm eski görüntüye rağmen hemen tümünde ısıtıcı sistemler ve güvenlik sistemleri vardır. Örneğin araç hareket ettiğinde kapılar otomatik olarak kilitlenir ve durunca açılır. Pleksiglas bir bölmenin önünde oturan şoförün yanında koltuk yoktur. O boşluğa, eğer hepsini arkadaki salona(!) sığdıramazsanız fazla bagajınız konur. Londra taksileri en dar sokaklarda bile tek manevra ile dönebilecek bir dönüş yarıçapına sahiptir.



Şoförlere gelince; 14.500 takside hizmet veren 19.000 Londra taksi şoförünün bir yeri bilmemek gibi bir bahaneleri yoktur çünkü burada da lisans sahibi olmak için adres bulma dahil belli bir eğitimi geçmiş olmak gerekmektedir. Çoğu çok konuşkan ve hemen hepsi çok kibardırlar. İşlerini sevdiklerini genel tarzlarından hemen anlayabilirsiniz. Kurallara da harfiyen uyarlar. Londra taksicilerinde çok saygın bir loncanın üyesi olduklarını hissettiren bir hava vardır ve bunu her anlamda korumaya çalışırlar. Carbodies tarafından Austin üzerine tasarlanmış olan otomobilleri bugün her ne kadar Land Rover dizel motor ile donatılıyorlarsa da daha önce Leyland ve Nissan motor kullanıyorlardı. Görünüm olarak klasik renkleri siyahtır ama bazıları reklam alarak geleneksel siyah rengi terkettiyse de hepsi bu otomobillerine çok bağlıdır. Metrocab veya MTI olarak aynı kavram ile imal edilen yeni ve modern versiyonlara aşağı yukarı hepsi burun kıvırmaktadır ama bazı yorgun savaşçıları yenilemek de 1.000.000 kilometrede bir de olsa gerekli olduğu için yaklaşık 30.000 Pound eden bu yeni taksiler yavaş yavaş çoğalmakta. Gerçi görünümleri hemen hemen aynı ama içleri oldukça plastik olduğu için olsa gerek siz bile iki gün içinde bu yeni taksilere bir alerji geliştirebiliyorsunuz. Londra taksilerinden birinde oluşan sohbet sırasında Billy isimli şoförün Türk olduğumuzu anlayınca dönüp “İzzet Günay’ı tanır mısınız?” demesi çok şaşırtıcı idi. Meğer Billy ünlü aktörümüzü Londra’da taksisine bindiğinde tanımış ama ne sohbet olmuş ki Billy, İzzet Günay hakkında bugünkü genç kuşağın bildiğinden fazla şey biliyordu. Bu arada üzerimizde kalmasın selam da göndermeyi ihmal etmedi.

Taksi bir kültür, bir ortak payda ve bir anlamda bir çok ülkede de otomotiv sanayinin en önemli destekçilerinden. Yukarıdaki örneklerin çoğunda belli bir tarzın taksiciliğe yansıyarak o ülke ile ilgili mesajlar verdiğini söylemek istedik. Tabi bunun ülkemizde olduğu gibi sadece sarı boya ve hafif alaşım jantlardan oluşan görüntü ile olmadığı açık. Neredeyse taksilerinin hiç birinde katalitik konvertör veya klima olmayan bir ülkenin çevreye veya müşteri memnuniyetine ne kadar önem verdiği de malum. Bugünlerde taksi kavramına da yeni yaklaşımların olduğunu memnuniyetle izliyoruz. Tek hacimli Doblo, Kangoo gibi araçlardan yaratılan çok kullanımlı taksilerin yaygınlaşarak bizlere ‘bu bizim gelişmişlik örneklerimizden birisidir’ dedirtmesini beklerken şöyle bir sonuç da çıkartabiliriz: Tüm işler gibi taksicilik de; İngiliz gibi Alman gibi malına ve işine sahip çıkıp başka bir ülkede de bir yazı konusu olabilecek kadar ciddiye alındığı zaman etrafımızda teşhisi konulmamış veya çözümü bulunmamış problemlerimizin pek kalmamış olacağını tahmin etmek çok mu kötümser çok mu iyimser bir bakış, ne dersiniz?
Okunma: 8593
Yazarın diğer yazıları
Kullanıcı Adı:
Şifre:
TEKNİK BİLGİLER
Görsel menzil
Farın önündeki bir objenin aydınlatma dağılımı içerisinde görülebilir kaldığı mesafeyi belirtmek için kullanılır. Görsel menzil, aracın önündeki objenin şekline, büyüklüğüne ve ışığı yansıtma gücüne, yol yüzeyinin yapısına..