Biz ne aksesuarlar gördük...
Mustafa Uyal

11.01.2011 - 09:25
Otomobiller en basit anlamda insanları ve makul ölçüdeki eşyalarını A noktasından B noktasına taşımak için yapılmış bir makinedir. Ama bu otomobil denen nesne, tekerleğin icat edildiği zamanlara kadar dayanan bir evrim geçirmesine rağmen topu topu 100 yıldır bizlerle beraber. Hani klasik nikah seremonilerinde söylendiği gibi; iyi günde kötü günde, hastalıkta sağlıkta, savaşta ve barışta hep bir otomobil izi vardır. Her türlü aşk hikayesi, dünyanın her yerinde otomobillerle yan yana gelecek bir bahane bulur. Yeşilçam filmlerinde esas oğlan Bebek sırtlarında eski Osmanlı mezarlarının civarına sevdiği kızı getirir; Holywood filmlerinde ‘Drive in Movie’lerde film başladığı anda divan koltuklu (‘bench seat’ denen tek parça koltuk) otomobillerde hareket başlar. Fransız filmlerinde kadın ve erkek yağmurlu bir havada saatlerce otomobilde sessizce yol alarak bir garip aşk yaşarlar. Love Story’de Oliver, Jenny ile ilk randevusunda klasik MG TDC kullanır vs.


Bir de otomobilleriyle aşk yaşayanlar var. Bunun ekstrem örneklerini özellikle Amerika’dan gelen haberlerle izliyoruz. Otomobiliyle gömülmek isteyenlerin hikayeleri artık bu ülkede haber olmaktan çıkmıştı ama geçen yıllarda birinin 1965 model Ford Mustang’iyle evlenmek istediğini okuyunca pek de şaşırdığımızı söyleyemeyiz. Adam; gelinin babası yerine Henry Ford, doğum tarihine 1965 doğum yerine Michigan yazarak resmen müracaatını yapmış. Ama reddedilmiş.

Türk toplumu olarak otomobile aşırı kıymet verdiğimizi biliyoruz ama henüz içimizden birisinin otomobiliyle evlenmek isteyecek kadar uç bir psikolojik sorun yaşamadığını sanıyoruz. Bizim hafif arabesk yaklaşımlarımız bu aşırı düşkünlüğümüzü başka bir boyutta ortaya koyuyor: Otomobile koyduğumuz, taktığımız aksesuarlar ve ibareler, yazılar. Bunların hatırladığımız kısmını şöyle bir sıralayınca eminiz sizler de birçoğunu anımsayıp güleceksiniz ama bunların bazılarının belki kendi otomobillerinize bile konuk olduklarını hatırlayınca da çekinmeyin gülün çünkü herkes bazen havaya girer.

Evlerin en önemli bölümü sayılan misafir ağırlanan kısımlar gibi el işi dantellerle bezenmiş, arka camın önündeki şapkalığın üzerine özenle yerleştirilmiş karpuz dilimi şeklindeki örgü minderleri hatırlayanlar bundan biraz daha önce arka camların önüne takılan kocaman jaluzi perdeleri de hatırlarlar. Jaluziler takılmaya başlandığı zaman, uzun süredir orada oturan ve otomobil her hareket ettiğinde kafasını sallayan köpekler ve kedilerin manzaralarını kapatmıştı. Bu zamanlarda henüz radyo kasetçalar piyasaya sunulmamıştı ve otomobil pikapları ile bu sevimli köpekler aynı frekansta sallanırlardı. 45 devirli plakların çoğunun çok çabuk çizilip işe yaramaz hale gelmesinin ana sebeplerinden biri de bu otomobil pikaplarıydı. Otomobilin içindeki ses düzeni teknolojiyle beraber doğal olarak değişti. Yavaş yavaş radyoların yerini pikaplar, 8 yollu kartuşlar, kasetçalarlar, CD çalarlar aldı. Ardından anfiler, boosterlar, equalizer veya yaygın ismiyle “ekolayzerler” devreye girdi. Bunlar otomobilin her boş noktasına yerleştirilen çeşitli hoparlörlerle desteklenince içerideki ses otomobil sınırlarını aşar hale geliyordu. Gösteriş merakının en üst boyuta geldiği zamanlar en yaygın espri, bu tür müzik dinleyen daha doğrusu yayını yapan bir araç geçtiği zaman saate bakıp “16.45 diskosu geçiyor" demekti. Şu anda otomobillerde "Car Theatre", yani DVD, surround ses sistemi ile takviye edilmiş tam bir sinema ortamı aşamasına gelindiğini de görüyoruz. İnşallah şoförler de film seyretmeye kalkmazlar çünkü pikaplar varken, plak değiştirirken yapılan epey kaza hatırlıyoruz. İçerideki müzik sesi böyle… Peki ya dışarıdaki ses yani otomobilin sesi? Otomobillerin egzozlarını hafif açtırmak(!) daha tok ve daha sportif bir ses için yeterli çözüm getiriyordu ama Amerikan otomobillerinin o müthiş motorlarından ıslık sesi çıkartmak için egzoz borularının içine bir tür düdük yerleştirildiğini ve bu otomobillerin ortalıkta dolaştığını düşünün. Bu da oldu. Ayrıca bu otomobillerde dünyanın ilk park sensör sistemi sayılabilecek bir düzenek de bulunurdu. Marşpiyerlerin tekerleklere yakın bir noktasına monte edilen antene benzer yaylı bir çubuk; duvar veya kaldırıma çok yanaşırsanız sürtünme sesiyle sizi uyarırdı ki sevgili İmpala’nızı bir yere sürtmeyin.

Teknoloji sadece ses sistemlerini değil o canım dantelleri de 1970’lerde vurdu. Birdenbire tüm otomobillerin şapkalık kısmında cart renklerde sentetik pelüşler türedi ama o da ne? Sürpriz! Sürpriz! Kafalarını sallayan köpekler biraz daha gerçeklerine yaklaşır görüntülerle ve hatta sesli olarak havlayarak bu pelüşlerin üzerindeki yerlerini almışlardı. Ama olay hemen anlaşıldı. Artık sadece yerli malı aksesuar üretmekten öteye geçmiş bir toplumduk. Almanya ve diğer Avrupa ülkelerinde çalışan gurbetçilerimiz ilk nesil otomobilleriyle tatile geliyorlardı ve genellikle aldıkları Ford Taunus, Opel Rekord gibi otomobilleri aşırı yüklemekten başka aşırı da süslüyorlardı. Bu süsler de otomatik olarak Türkiye’de moda oluyordu. Bir tür kültür transferi gibi gözüken bu olayın nereden nereye transfer olduğunu anlamak mümkün değil çünkü bir zaman sonra özellikle Manta sahibi Almanların da antenlerine tilki kuyruğu takarak dolaştıklarını biliyoruz.

Bu arada otomobillerin bir mesaj iletmek için de kullanılabileceği gerçeğinin dünyanın her yerinde bilindiğini not etmek gerekiyor. Bunu ilk keşfeden Amerikalılar önceleri otomobillerinin arka tamponlarına “Bu yazıyı okuyabiliyorsanız çok yakın takip ediyorsunuz” gibi iyi niyet mesajları koyup bu yazıyı okumaya çalışanların otomobillerine arkadan çarpmalarına sebep olduklarını anlayınca “Shit happens” (bela gelir) gibi daha argo ve gırgır yazıları daha büyük kullanmaya başlamışlar. Bu yazılar hala güncelliğini koruyan, otomobilin sahibi hakkında bazı mesajlar veren aksesuarlar ve çoğu da gerçekten komik. Arkasında “Büyüyünce Rolls Royce olacağım” yazan bir Mini Cooper, “Lütfen klakson çalmayın zaten tüm gücümle gaza basıyorum” yazan bir Citroen 2CV veya “Porsche almak istedim ama telaffuz edemedim” yazan bir Serçe hala gülümsetiyor. Bir orta yaşlı fakat hala bunu inkâr eden, bu yüzden sıkça takıldığımız bir arkadaşımızın otomobilinde gördüğümüz “Ben yaşlı değilim, geri dönüşümlü malzemeden yapılmış bir delikanlıyım” tümcesi ise hepimize gereken cevabı vermişti. Bu yazılı mesajların bir de Anadolu Pop diye adlandırabileceğimiz bir boyutu var. “Dağda kurtlar yolda Ford’lar”, “Ömür biter yol bitmez“, “Şoförsün dediler sevdiğimi vermediler” gibi klasik uzun yol şoförü edebiyatı örneklerinin güncel konularla, kişisel sorunlarla renklenerek büyüdüğünü özellikle Anadolu yollarında görmek olası. Usta reklamcı Gürkal Aylan’ın bu taşıt folkloru konusundaki derlemelerini içeren “Ömür Biter Yol Bitmez” adlı kitabını meraklılarına tavsiye edebiliriz.

Bu arada bizim hala anlayamadığımız bir aksesuar var. Hayır; arka cama vantuzla monte edilip üzerinde “bye bye” yazarak sallanan elleri veya cama yapışmış sırıtan “Garfield”ı söylemiyoruz. Bizim merak ettiğimiz özellikle şehirlerarası otobüslerin o ne işe yaradığı bilinmez arka camlarının içinden size mahzun mahzun bakan, mavi gözleri yaşlı çocuk posteri. Bu çocuk kimdi? Neden ağlıyordu? Otobüs şoförünün akrabası mı, oğlu mu, kendi çocukluğu mu? Vermek istediği mesaj neydi? Anlamadık gitti. Bir de önünde üzerinde Kuran-ı Kerim olduğunu tahmin ettiğimiz bir rahle olan başı örtülü; taş çatlasa beş yaşında bir kız çocuğu vardı. O da çok popülerdi. Bu yaşta hem Arapça hem Türkçe okuyacak kadar zeki olduğu veya otobüsü trafik canavarından koruyacak bir dini mesaj taşıdığı için mi bilmiyoruz. Ama kendimizi pek korumadığımız için ilahi bir koruma peşinde olduğumuz da kesin. Bu ruhani sığınmacılığımıza örnek olabilecek bir söylenti vardır. Bir Amerikalının Türkiye hakkında verdiği raporda “En büyük nakliye şirketi ‘Maşallah’, ikinci ise ‘Bismillahirrahmanirrahim’ firmalarıdır” dediği söylenir.

Bu trafikten koruma konusunda dini çağırışımlar sadece bizde yok. İtalyanlar bizden de öteymiş. Mesela bütün Alfa Romeo yarış otomobillerinin kokpitine yolcuların koruyucusu olarak bilinen St.Christopher madalyonunu mutlaka takarlarmış. Bu inanılacak bir şey. Peki bu madalyonun Türkiye’de aksesuar satan mağazalarda bir ara satıldığını söylersek ne dersiniz? St Christopher’in Türkiye’de eskiden sevgililerin koruyucusu -şimdilerde pazarlamacıların koruyucusu olduğu rivayet olunan- St. Valentine’den sonra en popüler Aziz olmasına da ramak kalmıştı ve bu da gerçek.

Otomobil aksesuarlarının dünyasına dalınca “çelik jant“ olayına dokunmadan geçmek olmaz. Bizde yıllarca bu isimle bilinen jantlar aslında 1970’li yıllarda tanıştığımız hafif alaşım jantlardır. Çoğunlukla kapakla kullandığımız otomobillerin üzerinde standart olarak gelen jantlar ise preslenmiş çelikten yapılmıştır yani gerçek çelik jant odur. Bu alaşım jant konusundaki moda konusunda maalesef bilgisizliğin hala devam ettiğini izliyoruz. Bu konuda özellikle boyutta bilinçsizce yapılan değişikliklerin; aracın dengesi, sürati, yol tutumu ve yakıt sarfiyatı ile ilgili getirdiği değişikliklerle nelere mal olduğunu tahmin edersiniz.

Türkiye’nin araç aksesuarları konusunda en önemli alıcı kitlesi ve moda yayıcıları tahmin ettiğiniz gibi ticari araç sürücüleridir. Özellikle Amerikan otomobillerinin yaygın olduğu devrelerde; sedef taklidi kaplanmış direksiyon simitleri, direksiyon simitlerini yan otururken daha kolay çevirmek için konulmuş topuzlar, araç kokuları henüz bulunmadığı için otomobilin içine her gün itina ile serpiştirilen vanilya tozları, otomobilin renkleriyle hiç alakası olmayan koltuk kılıfları ve otomobilin dışında farlara işveli bir edayla bakan bir kadın görüntüsü veren hilal şeklinde nikelaj far kapakları hep bu kitleye özgü sembollerdi.

Bugün ticarilerin biraz daha olgunlaştığını görüyoruz. Buna karşılık arabesk kültürün yayılması ve köşe dönücülüğün en yükselen değer olmasının izlerini özel otomobillerde daha yoğun bir şekilde görebiliyoruz. Arka camları perdeli Mercedes’ler artıyor, tüm camları koyu renk filmlerle kaplanmış 4x4’ler her yerde, İstanbul’un daracık sokaklarında Hummer’lar tıkanıklık yaratıyor, ikinci üçüncü ele düşen BMW, Astra GSI ve Golf GTI’lerin aynalarından ne işe yaradığı belli olmayan bir CD veya süngerden yapılmış zarlar sarkıyor. Vites kollarının etrafında genellikle tespih de bulunan bu otomobillerde en azından görsel olarak pahalı modifikasyonlar yapıldığını da görüyorsunuz. Sonra sıkı bir patinaj sesi ve içeride çalan tekno müziğin ritmine uygun olarak uzaklaşan bir otomobil… Bu yazının başlangıcı ve sonu arasındaki hislerimiz bize şu soruyu sorduruyor: Acaba kültür, görgü, eğitim, merak, hoşgörü, kitap okumak gibi insani aksesuarları ne zaman edineceğiz?
Okunma: 8368
Yazarın diğer yazıları
Kullanıcı Adı:
Şifre:
TEKNİK BİLGİLER
Boxer motor
İngilizce bir terim olan Boxer, yere paralel çalışan iki silindirin bir boksörün kum torbasını yumruklamasına benzetildiği için bu adı almıştır. Boxer motor, silindirlerin yere paralel çalışması sayesinde yerçekimine direkt karşı..