CAN-AM CHALLENGE, Tek kural var: Kuralsızlık..
Şafak Velioğlu

16.12.2009 - 14:20
Adını Canadian American Challenge Cup'ın kısaltmasından alan “Can-Am” yarışları 1966 ve 1974 yılları arasında yapılmış olup, bu seri FIA'nın Grup 7 kurallarına yani bir başka deyişle kuralsızlığa tabi bir pist yarış serisiydi.

Can-Am kısaca dört tekerleği olan her şeyin yarışabildiği, motor sporları tarihinde birçok ilkin denendiği, kuzey Amerika’da binlerce seyircinin takip ettiği, pist rekorlarının alt üst edildiği ve inanılmaz hızlara ulaşılan bir yarış serisi olarak tarihteki yerini almıştır. Yarış hayatlarına 500 beygirlik güçleriyle Grand Prix pistlerinde zamanının Formula 1 araçlarını kovalayacak kadar güçlü bir şekilde başlayan Can-Am yarış arabaları pistlere veda ettiklerinde 1200 beygirlere ulaşan güçleriyle düzlüklerde 240 mil civarı süratlerde seyredecek kadar gelişmişlerdi.

Güçlü sponsorların desteği sayesinde dereceye giren sürücüler için büyük para ödüllerinin verildiği seride Jim Hall, Mark Donohue, Mario Andretti, Graham Hill, John Surtees, Jacques Villeneuve (F1’de yarışan adaşının amcası), Deny Hulme, Dan Gurney gibi sürücüler yarışırken, yarış takımları incelendiğinde karşımıza Chaparral, Shadow, Ford, Mclaren, Lola, Ferrari ve Porsche gibi önemli takımlar çıkmaktadır.

Serinin başında her sezonda Amerika’da dört ve Kanada’da iki yarış yapılması planlanmış, ancak takip eden yıllarda artan ilgiye paralel olarak yarış sayısı arttırılmıştı. Grup 7 kuralları kapsamında yarışan arabaların motor hacimlerinde, ağırlıklarında ve lastik genişliklerinde bir kısıtlama olmaması, dört tekerleği, iki koltuğu olan her arabanın bu seride özgürce yarışabilmesine olanak sağlamıştı.

Yukarıda belirtilen sınırlamaların ve belli sayıda araba üretme zorunluluklarının olmaması Can-Am’ı yarış takımları için çok cazip hale getirmiş ve bu sayede küçük atölyelerde tasarlanıp üretilen yarış arabaları bile fabrika desteği ile yarışan takımlarının arabalarıyla baş edebilir hale gelmişlerdi.

Dereceye giren sürücüleri bekleyen büyük para ödülleri ise Can-Am’ı pilotlar için de çok cazip bir yarış serisi haline getirmiş, bu cazip ödüller sayesinde Avrupa’da yarışan birçok ünlü sürücü Can-Am serisinde yarışmak üzere Amerika’ya gelmişti.

Kurallardaki bu serbestlik sayesinde özellikle yol tutuş ve aerodinamik alanında ilerlemeler sağlanmış, titanyum gibi malzemelerin yarış arabalarında etkin kullanımı gibi birçok konuda Can-Am arabaları ilklerin denenmesine sahne olmuştu.

Arabalar incelendiğinde Ferrari ve Porsche dışında tüm takımlar kendi tasarımları olan şasilerin üzerinde Amerikan V8 motorları kullanmıştı. V8 motorlar içinde de kısa bir süre içinde büyük blok Chevrolet motorları rakiplerini geride bırakmış ve birinciliğe giden yolda vazgeçilmez olmuşlardı. Ferrari seride çok ciddi bir varlık gösteremese de serinin sonlarına doğru katılan Porsche özellikle turbo motoru ile atmosferik Amerikan V8’lerine ciddi bir rakip olmuş ve seriye ağırlığını koymuştu.

Günümüzde birçokları için Mclaren denince akla Formula 1 gelse de, Mclaren Can-Am serisinin en başarılı takımlarından biri olarak 1969 yılında 11 yarışlık seride tüm yarışları kazanmak suretiyle Can-Am denince akla gelen ilk isimlerden biri olmayı başarmıştı. 1970 yılına kadar takımın kurucusu olan Bruce Mclaren seride sürücü olarak kendi arabalarını kullanmış, ancak 1970 yılında bir Can-Am aracının deneme sürüşünü yaparken İngiltere'de Goodwood pistinde kaza yaparak trajik bir şeklide yaşamını yitirmişti. Bu kaza sonrası Mclaren yavaş yavaş Can-Am’a olan ilgisini kaybetmeye başlamış ve 1974 yılında serinin sona ermesinden sonra Mclaren takımı ağırlığını tamamen Formula 1'e vermişti.

Chaparral takımı ise patronu Jim Hall öncülüğünde çok önemli icatlarda bulunmuştu, daha önce yarış arabalarında kimse tarafından denenmemiş birçok uygulama Chaparral arabalarında denenmiş ancak arabalara kazandırdığı avantajlar nedeniyle kısa bir sürede tüm bu yenilikler organizatörler tarafından yasaklanmıştı. 1966 yılında serinin kuralsızlığından faydalanarak yarış arabalarına eğimleri içeriden kontrol edilebilen kanatlar takan Chaparral takımı uçakların havalanmak için kullandığı esasların tam tersinin uygulanması sonucu oluşacak yere basma kuvvetini yolda kullanan ilk araçları geliştirmişlerdi.

Porsche takımıise önceleri atmosferik Amerikan motorlarının yüksek hacimleriyle başa çıkamamış ancak 1971 yılında turbo motorları Can-Am'a kazandırarak tüm serinin gidişatını değiştirmişti. Önce 5 litre daha sonra 5,4 litre hacmindeki 12 silindirli Porsche makinaları turbo desteği sayesinde 900 beygir olarak başladıkları yarış hayatlarını 1972 yılında 1100 beygir olarak devam ettirmişler ve rahatlıkla 1500 beygir güç üretebilme yeteneğine sahip olan “Turbopanzer” lakaplı Porsche 917 pistlerdeki gelmiş geçmiş en güçlü yarış arabalarından biri olarak tarihteki yerini almıştı.

Serinin sonlarına doğru atmosferik olarak 800 beygir civarı güç üreten Amerikan V8’leri 1100 beygirlik turbo Porsche'un üstünlüğünü kabul etmek zorunda kalmışlardı. Cevap olarak V8’lere turbo besleme uygulamaları planlanırken 1974 yılında dünya petrol krizi nedeniyle SCCA (Sports Car Club Of America) tarafından yarış arabalarına bir galonla maksimum üç mil yol kat edebilme kısıtlaması getirilmesi ve kriz nedeniyle sponsorların seriye olan ilgilerinin azalması, bu benzin canavarlarının pistlerdeki görkemli günlerine son vermiştir.
Okunma: 8677
Yazarın diğer yazıları
Kullanıcı Adı:
Şifre:
TEKNİK BİLGİLER
Motor
Bir insanın kalbi nasıl tüm vücudun kan dolaşımını kontrol ediyorsa, içten yanmalı motorlar da aynı şekilde bir otomobili otomobil yapacak gücü üretiyor. Ürettiği enerji ile otomobile hayat veren motor, icadından günümüzü kadar olan..